• Baş səhifə
  • Tərcümeyi-hal
  • Həyat və fəaliyyəti
  • Qəzənfər Kazımov - 75
  • Kitablar
  • Haqqında yazılanlar
  • Foto yaddaş
 

PROF.DR. AHMET BİCAN ERCİLASUN’A AÇIK MEKTUP

Saygıdeğer Ahmet bey!
Sizlerle arkadaşımız, değerli Türkolog Ramiz Asker’in doktora tezi savunmasında gö­rüşmüştük. Görüşmemizden sonra eve geldiğimde, kitaplarımın arasında sizin “Türk dili tarihi” kitabınızı aradım. Bu kitabı Türk Dil Kurumunun 5. kongresi nedeniyle Ankara’da bulunurken almıştım. Zaman zaman kitabın sayfalarını bir kaç kez çevirsem de, bir türlü vakit bulup da tam oku­ma fırsatı bulamamıştım. Fakat görüşmemizden sonra hoş sohbetlerinizden etkilenerek bu kitabı dikkatle, yeni başdan okumaya karar verdim.
  İlk olarak onu söylemeliyim ki, kitaba çok büyük emek ve gayret harcanmış. Kendinizin de söylediğiniz gibi, bu eser  yalnız Türkiye Türkçesinin dil tarihi değil, aynı zamanda Tür­küs­tan, Anadolu, Azerbaycan ve tüm Avrasya ülkelerinde yaşayan  Türk halklarının dillerinin tari­hi­dir. Çoksaylı Türk halklarının dil tarihini kapsayan böyle bir çalışma için büyük gayretle Avrupa, Rusya ve tüm Türkoloji alanında mevcut araştırmaları, sayısız Türk metinleri okumuş, incelemiş bulunuyorsunuz. Rusça’dan Çin ve Japon dillerine kadar çok çeşitli dillerdeki bilimsel kay­nak­lardan yararlandığınız görülmektedir. Bununla da, zamanında A.Caferoğlu’nun cesaretle ilk adım attığı bir alana sizde girmiş, bu bilim dalını daha da zenginleştirmiş, sırayı genişletmiş bu­lunuyorsunuz. 
Birçok araştırmacılardan  farklı olarak  oldukça doğru bir fikir söylüyorsunuz ki, “tarihsiz Türk dili tarihi düşünülemez.” Bu gerçekten de öyle. Tarihi öğrenmeden hiçbir halkın dil tarihi ko­nusunda doğru, gerçek fikir söylemek imkansız. Bu açıdan baktığımızda, tarihi, özellikle,  araştırma konusu olan tüm Türk halklarının (ister büyük, ister küçük) tarihini öğrenmekte ne ka­dar gayret sarf ettiğinizi her okur anlayabilir.  Hem de öyle böyle tarihi değil, “daha çok karanlık dönemleri ve kökenleri aydınlatmayı gerektiren tarihi. Dahası Türk halkları tarihinin hâlâ tam gün yüzüne çıkmadığı da her kese belli. Sovyetler Birliği’nde yaşayan Türk halklarının tarihi ise günümüze kadar doğru şekilde değil de, saptırılarak öğrenilmektedir.  Bu konuda Türk halk­la­rının içlerindeki bir sıra “kendi” araştırmacılarının da negatif etkisi ve rolü de az değildir. 
Türk dillerinin ortak ve benzerliğini değil de, farklılığını yansıtan özelliklerinin araştırıl­ma­sına daha çok önem vermeniz de takdire değer. Çünkü, günümüzde hala Türk halklarının tarihini inkar edenler, onların  ve dillerinin çok yakın zamanlarda geliştiğini ve dillerinin yalnız lehçe ve ağız­lardan ibaret olduğunu iddia edenler de mevcut.
Çok haklı olarak XIII yüzyıldan önceki zamanın dil manzarası ile ilgili araştırmaların ol­duk­ça az olduğunu vurgulamaktasınız. Zaten bu yüzden de çokları Türk halklarının büyük bir kıs­mının dillerinin aniden bu yüzyıldan sonra meydana çıktığını düşünmekteler. Bu yüzden sizin daha ileri zamana, önceki tarihlere yer vermeniz çok güzel. Doğru, sizde bu bakımdan  Köp­rü­lü’nün  de emeği az değil. Ama onun Türkiye’de yaptığını Azerbaycan’da Prof. Dr. Y.Yusifov, Prof. Dr. T.Hacıyev, Prof. Dr. G.Geybullayev gerçekleştirmişler. Onlar da daha derinlere giderek  çok değerli bilgi ve belgelere ulaşmış, böylece ister halk, isterse de dil tarihi ile ilgili belli düşün­ce­leri oldukça zenginleştirmişler.

Kitabınız bilimsel esaslara dayanan çok değerli bir eser. Hiçbir abartıya yol vermeden yal­nız sözkonusu eserin Türkiye’de değil, diğer Türk halklarında da bu eğitim ve öğrenimde en ya­rarlı öğretim kitaplarından biri olacağını söyleye biliriz.
Ahmet bey, halkın ve dilin tarihini yazan insanda vatanseverlik, kendi halkının tarihine sevgi gibi duygular olmalı. Fakat “en fazla  objektif olunması gereken alanda da duygular daima işe karışabilir.”- dediğinizde de çok haklısınız. Bizce karışmalıdır da. Kendi halkının tarihine düş­manca bakmaktansa, o tarihi tahriflere yol versek bile sevgi ile araştırmak daha güzel. Ben siz­de genel Türk tarihine karşı böyle bir sevgiyi gördüm. 
Mütevazı bir tavırla, “bu kitabı esas itibariyle  bir müracaat eseri olarak hazırlamakla be­raber bazı sorunları tartışmayı ve kendi görüşlerimi ortaya koymayı da gerek bildim... Eğer bazı görüş ve yaklaşımlarım  tartışmalara yol açabilirse bunun, bilim dalımıza bir kazanç getireceğini düşünüyorum.” - diye samimi itirafta bulunuyorsunuz.
Bu sözlerinizi esas alarak, sizinle “tartışmak” değil de, (tartışmag-bizim dilde bir az kaba bir tâbir) düşünce munazarası yapmak, bir fikir alış verişinde bulunmak istiyorum.
  Ama önce sizin yazması ne kadar zor olduğunu bildiğim geniş ve  kapsamlı eseriniz konu­sunda Azerbaycan okurlarını bilgilendirmek isterim.
488 sayfalık  bu kitap (Prof.Dr. A.B. Ercilasun. Türk dili tarihi. Başlangıçtan XX yüz­yıla. Akçağ. Ankara 2004.) on beş bölümden oluşan, “Bilgeye... Gün ışığı niyetine...” gibi güzel söz­lerle başlayan değerli bir eser. Kitaba yazılan “Söz başı”nın da oldukça samimi duygularla kaleme alındığı belli. 32 sayfalık “Giriş”de “Türk dilinin dünya dilleri  arasındakı yeri” konusu ge­nişçe işlenmiş. Altay dil teorisi, Nostratik teori ve Avrasyatik teorisine yer ayırdığınız bu bö­lüm Türk dillerinin sınıflandırılması konusunu da içermektedir. Tırnakta verdiğimiz konu ismin­deki “Türk dili” kelimesi tartışmaya açık bir mesele. Bu yerde “Türk dili” denildiğinde, Türk dil­le­rinin hepsini bir dil gibi kabul edilmemesi gerektiğini, genel olarak Türk dilleri ailesinden bahs edildiğini her okur anlayabilir.  Yani, bizce, burada “Türk dili” adı altında esasında “Türk dilleri aile­si” göz önünde bulunmaktadır. Burada Altay teorisi - Türk, Moğol, Tungus, Kore, Japon  dil­le­rinin aynı bir kökenden olması ve bu dillerin akrabalılığı konusunda verdiğiniz bilgiler oldukça değerli. Girişte aynı zamanda teorinin sonralar Ural-Altay teorisi gibi genişlemesi, onun bir teori olarak meydana çıkması, gelişimi, Johann Philipp Tabbert fon Strahlenberg, Rasmus Rask, A.Miller, W.Schott, Gustaf John Ramstedt, Aleksanteri Castrén, Nicolas Poppe, B.Vladimirtsov  ve diğerlerinin bu süreçteki rolü ve onların bu konudakı fikirleri de güzel bir şekilde özetlenmiş. Dahası  Türkiye’de Altayistik üzerine kapsamlı ve başarılı çalışmalar yaptığını söylediğiniz  Ah­met Temir, Talat Tekin, Osman Nedim Tuna,Tuncer Gülensoy gibi bilim adamlarının isimlerini saymış, Sergei Starostin, Anna Dybo ve Oleg Mudrak’ın ise bu dalda en son araştırmaları yap­tığını hatırlatmışsınız. Sözkonusu bölümde Strahlenberg, Vladimirtsov, Poppe, Miller gibi araştırmacıların “Ana Altayca” teorilerini şema halinde sunmanız da konu ile ilgili hassa­siy­yetinizi yansıtmaktadır. Bu şemalar  içinde yalnız Street’in şeması “Ana kuzey Asya dili” ismini taşımasıyla farklılık ifade etmektedir.

Strahlenberg Ana Altayca’nı “Moğol-Türk” şeklinde iki gruba ayırmış. Hatta, “Türk-Mo­ğol” dememiş, Balkanlardan Mancur topraklarına  kadar  yayılan Türkleri ikinci, Moğollarıysa ön planda vermiş.  Vladimirtsov’un  şeması da Strahlenberg ile aynı. Poppe de ana Altayca’nı 2 grup halinde sınıflandırmaktadır: Çuvaş – Türk – Moğol – Mancur - Tungus birliği ve Ana Kore.
Poppe’ye göre birinci daldan Çuvaş –Türk grubu gelişmiş, ondan ise  Ana Türkçe, Ana Türk­çeden ise Türk lehçeleri ayrılmış. Buradan elde ettiğimiz sonuca göre, güney-batı grubu Türk dilleri Çuvaş-Türk  birliğinden yaranmış, dahası Türkler Anadolu’ya ve Kafkasya’ya  Ku­zey­den gelmişler.
Ana Altayca’yı  Ana Batı Altayca ve Ana Doğu Altayca’ya ayıran  Miller ise Ana Batı Al­tayca’dan eski Türkçe ve eski Bulgarca’nın yarandığı kanaatindedir. 
Street’in sınıflandırmasıysa biraz farklı. “Ana Kuzey Asya dili” ismini koyduğu aileni 2 gruba ayıran Street birinci grubu “Ana Altayca” gibi vermiş. Kore, Japon ve Aynu dillerini içe­ren ikinci grubun ise ismi yoktur. Ana Altayca’nı Miller gibi Ana Batı Altayca ve Ana doğu Al­tayca gibi gruplara bölen Street’in fikrince, ana Batı Altayca’dan ana Türkçe, ondan da Türk leh­çeleri gelişmiş.
Böylece, tüm bu mantıksız bölgülerin hepsinin esası Altay teorisine dayanmaktadır. Bu o demek ki, Türklerin ilk beşiği Altay’dır. Türkler  orada doğmuş, çoğalmış ve o topraklardan tüm dün­yaya yayılmışlar. 
Bu konuda nasıl derler, kuyuya ilk taş atan Strahlenberg olmuş. Ünlü yazarlarımızdan olan A. Hakverdiyev’in diliyle söylesek, “o yerlerde avare dolaşan”  bu İsveç asıllı esir subay ilk kez o topraklardaki yazılı balballara- taş yazıtlara rastlamış, onları kağıta aktarmış, sonra da bilim dünyasında yeni bir başlangıcın esasını koymuş. XIX yüzyılın sonlarında V.Tomsen tarafından bu yazıtların okunması Türk halkları ve Türk dilleri tarihi için çok büyük bir buluştu. Daha sonra da V.V. Radlov’un metinleri çözmesi Türk kültürü tarihini en azından 5-6 yüzyıl eskiye götürdü. Orhun-Yenisey yazıtları gibi  bilinen bu anıtlar tarihçi, dilbilimci, etnografi ve arkeoloji uzman­larının Orhun-Yenisey nehirleri kıyısında bulunansözkonusu toprakların ve genel olarak Altay­ların Türk’ün beşiği olduğu kanaatine varmasına neden oldu. Bu kez de uzmanlar Türklerin bir mucize gibi bu yerlerde yaranmış olduğunu ve dünyaya buradan yayıldığını ileri sürdü. Fakat, insanlık tarihi  çok eskilere dayanmaktadır. Dünya dillerinin oluşum tarihini de dikkate alırsak, 1500 yıllık yolun bir şimşek çakmasından farksız olduğunu, dahası bu kadar büyük bir arazide ya­şamış halkların aniden oluşmasının da imkansız olduğunu düşünememişler.
Girişde, nostratik teori ve onun oluşumunda Pedersen ve İlliç-Svitıç’ın rolü konusunda  de­taylı bilgi bulabiliriz. Dünya dillerinin sınıflandırılmasını, özellikle, Merritt Ruhlen’in ilgili şe­masını ince ayrıntılarıyla özetlemeniz çok güzel. Bu yerde en kayda değer an ise bu bilgilerde ço­ğunlukla  ilk kaynaktan yararlanmanızdır.

Kitapta “Türklerin ana yurdu ve en eski komşuları” adlandırdığınız birinci bölümü bir say­fadan da az. Fakat bizi ilgilendiren en önemli konu da burada açıklanmıştı. Yazıyorsunuz ki, “Türklerin ataları, m.ö. 2000-1000 yılları  arasında Ural dağları ile Sayan, Altay ve Tanrı dağları ara­sında yaşıyorlardı. Hazar denizinin kuzey doğusundan başlayıp Aral ve Balkaş göllerini de içi­ne alarak Tanrı, Altay ve Sayan dağlarına dek uzünün bu coğrafya Avrasya’nın orta bölgesi idi. Doğu’da Moğol, Tungus ve Korelilerin ataları bulunuyordu. Batı’da ise Kuzey  bölgelerinde Fin ve Macarların ataları; güney bölgelerinde Ari kavimler vardı. Avrasya’nın güneyinde, do­ğudan batıya doğru Çinliler ile Hint-İran kavimlerinin ataları yaşıyordu.  Moğol, Fin-Ugor, Hint-Avrupa ve Çin dilleriyle Türkçede görülen  bazı ortaklıklar, alış verişler işte bu uzak geçmişteki komşuluğun izleridir.”(s.33)
Ahmet bey, biliyorsunuz mu, en büyük hata nedir? Ister tarihçi, ister dilbilimci olsun, uzmanlar tarafından  halkların tarihi, tarihin bize belli devirlerinde bile  bir bütün halinde değil, kareler, parçalar şeklinde öğrenilmektedir. 1000-2000 yıllık tarih sözkonusu olsa bile. İşte tüm yalnışlar buradan kaynaklanmaktadır. Peki, ama, Türkler Sayan ve Altay’a nereden gitmişler, na­sıl orada toplanmışlar?
  Bu soruya yalnız insanlık tarihini bir bütn olarak ele alırsak cevap bulabiliriz. Girişte siz de monogenez teorisinden söz açmışsınız. Ama, maalesef sizin bu konuyla ilgili fikriniz o kadar açık şekilde anlaşılmıyor.  Ben ise bu teorinin taraftarlarındanım. Size vermiş olduğum  “Azer­baycan dilinin tarihi” isimli kitabımda da bu konuya bir bölüm ayırmıştım. Basında da tek  ulu dil konusunda çok yazdığım için fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Ana fikir o ki, Yer yü­zün­de varolmuş ulu dil m.ö. 12. binyılda  protodillere  parçalanmış, 12-6. binyıllarda ise bu proto­dil­lerden  dil aileleri (Hint- Avrupa, Hami- Sami, Türk dilleri ve s.) oluşmuştur. Sonuç olarak artık m.ö. 6. binyılda   Batı ve Doğu Türk dilleri ayrı ayrılıkta  farklılık kazanmaktaydı. 
Burada ikinci bir önemli konu daha var: Bu ulu dil nerede oluşmuş, gelişmiş ve parça­lan­mıştır?
Dünya biliminin bu konudaki kanaati ise böyle değerlendirilebilir: Yer yüzündeki Ulu dil Afrika’nın kuzeyi, Asya’nın batısı, Avrupa’nın güney doğusunu içine alan bir arazide yaran­mış­tır. Dilin bölünmesi  de bu topraklarda, yani Ön Asya ve Akdeniz sınırları içerisinde  gerçek­leş­miştir. Orta  taş çağında (Mezolitik devir.X-VIII binyıllar) doğuya, batıya, kuzeye, güneye doğru olan ilk göçler bu topraklardan başlamıştır. M.ö.3-1. binyılların dil verilerinin- yer, insan  ve kavim  adlarının  araştırılması  köklü ve ana kavimlerin daima doğdukları topraklarda kaldığını, ye­ni doğulanların, toprakları az olanların taşınmaya mecbur olduğunu açığa çıkarmıştır.(bak: 1) Ben mümkün olursa, size bir harita yollayacağım. Ruslar onu okulda tarih dersi sırasında kul­lan­maktadırlar. Haritadan görünen o ki, 8000 yıl önce ( yani, m.ö. 6. binyılda) Altay’da hiçbir insanoğlu yaşamamıştır. Bu çağda  insanın yaşadığı yerler olarak Anadolu’nun  güneyi, Mezo­po­tomya toprakları, İran yaylası adlandırdığımız topraklar ve Türkmenistan bozkırlarının batısı gösterilmektedir. Bugün Türk yurdu gibi  sunulan yerlerdeyse yerleşim çok sonralar- 5000 yıl ön­ce başlamıştır. Avrupa bilimadamlarının sözkonusu  teorisinde  Türklerin  yerleşim yeri olarak Sayan-Altay’ın  gösterilmesi kasıtlıdır ve eski  Azerbaycan ve Anadolu  topraklarına Türklerin son­radan gelme  olduğunu kanıtlamak  amacını taşımaktadır.  Bu tarihi doğru bilmemekten  do­ğan bir konu. Altay Türk’ün  beşiği değil. Türk’ün beşiği Anadolu’nun güneyi, Azerbaycan ve özel­likle, Mezopotomya topraklarıdır. Bizde artık Altay’ın isminin Türkler tarafından  Azerbay­can’dan götürüldüğü, m.ö. Azerbaycan Aratta devletinin isminden doğduğu kanıtlanmıştır. Y.B.Yu­sifov  Azerbaycan Aratta devletinden (m.ö.28.yüzyıl) bahs ederken bu kelimenin nasıl Alatey şeklini aldığını açıklamıştır: “Alatey’i Türk dillerinde kullanılan Alatay, Altay, Alatey ve Alatau “dağ, sıra dağlar” bildiren kelimelerin  ilk şekli gibi kabul edebiliriz. Bu kelimelerin Pro­toTürk (Erken Türk) diline ait olması şüphesizdir.(2;78,115;3,167)
Sizin verdiğiniz sınıflandırmaya göre milattan 2000 yıl önce ne Anadolu’da , ne de Azerbaycan topraklarında Türk gözükmektedir. Geçmiş SSCB’de Doğu’yu güzel bilen  üç bili­madamından ( İ.M.Dyakonov, V.A.Belyavski, Y.B.Yusifov) biri olan Y.Yusifov m.ö. 28. yüz­yılda  Azerbaycan  Aratta devletini kuranların  Türkler olduğunu kanıtlamıştır. Bilimadamı  üni­ver­siteler  için ders kitabı olarak yazdığı bu eserde birkaç delil ve olgular sunduktan sonra şöyle bir yorum yapıyor: “ Bu kanıtlar m.ö. III-II binyıllarda Azerbaycan topraklarında Türk etnosları (halkları)  yaşadığını ve o çağın politik  olaylarında katılımcı olduklarını göstermektedir. Böy­lelikle, ProtoTürkler Azerbaycan’ın  en eski sahiplerinden biri olmuş ve onlar daha  birbirinden  sesbilimsl  bakımından  farklılık kazanmamış genel Türk dilinde  konuşmuşlar. Fakat  artık bu çağda  batı ve doğu Türk dillerini nitelendiren bir sıra sesbilimsel  değişimler oluşmuştu. Diye biliriz ki, ProtoTürkler bu çağda yalnız Azerbaycan’da değil, aynı zamanda  Anadolu yarımadası ve Orta Asya’da yaşamış ve tedricen  kuzeye  doğru  hareket etmişler. (2.78)  (Bu kitap iyi bir kitap, onunla tanışmanızı isterim.) Eski Azerbaycan kavimleri Gutiler, Lulular, Kassitler, Turukkiler, Sular Türk kavimleriydi.(Yine orada s.77-86) Daha m.ö. 6. binyılın ortalarında Azer­baycan topraklarından Mezopotomya’ya inen Sümerleri,  tipolojik bakımdan  eklemeli dilli Elamları, Hurrileri  söylemedim. Onların da tartışmalı olduğunu söylerler.

Zamanında “Kitabı-Dede-Korkut”u Homeros’un meşhur “İlyada”  ve “Odysseia” destanları ile karşılaştırmalı şeklinde araştırmıştık. Bu zaman elde  ettiğimiz sonuç oldukça ilginçtir: Bu eser (“Korkut ata destanları”) Yunanların  komşusu olan Türkler tarafından yaratılmış ve tarihi bakımdan oldukça eskilere dayanmaktadır.- azından Homerosla, onun anlattığı  devirle yaşıttır. Her iki eser arasında sayısız ortak özelliklere, benzer olgulara rastlanmaktadır. Sayan-Altay top­raklarındaki Türkler böyle bir destan yazamazlardı. Bu destan Selçuk Türklerine de ait değil.  Destanın tarihi 1500 değil, en azından 3500 yıla dayanıyor.  Onun sonrakı  gelişim evrelerini söylemiyoruz daha.( bak:7;321-362) 
Truva savaşının (m.ö.1250 yılı) kahramanları-Priamos’un nesli, Hector, Alneas kimlerdi? O savaş Helen-Türk savaşıydı. İşte o Priamos’un  yeğeni Aeneas ve adamları Truva düştükten son­ra  denize açılarak  İtalya topraklarına gelmiş, önce Latin devleti, sonralarsa Roma’yı kur­muş­lar. O topraklardaki Etrüsklerin- Tursakaların  Türk olduğunu sizlerden  Adile Ayda uzun­süreli araştırmalar sonucunda  güzel bir şekilde kanıtlamıştı. Hint- Avrupalıların “İran’a ulaş­ma­sı” 1500  değil, m.ö. 800 yıl olarak kabul edimektedir.- m.ö. 8. yüzyıla ait edilen  bu tarihi E.A.Gran­tovski her ne kadar çalışsa da, m.ö. 9. yüzyıla bağlayamadı. 
Tüm bunlar Türk tarihine yeniden  bakılması gerektiğini göstermektedir. Orhon-Yenisey toprakları bir mezarlıktır. Bu yerlerde Türkler yaşamış, artmış, büyümüş, vefat etmişler. Fakat orada doğmamışlar. Oraya Batı’dan gelmişler. 
Azerbaycanla Anadolu’nun kaderinde büyük farklılıklar mevcuttur. Bir çok tarihi bil­me­yenler bir yana, kendi dilbilim ve tarih uzmanlarımızın bazıları da XI yüzyılda Selçukların gel­mesiyle Azerbaycan ve Anadolu topraklarının Türkleştiği kanaatindedirler.  Böyle bir fikir  bilgisizlik ve cahillik örneğidir. Urmiya gölü havzası topraklar, kuzeyli-güneyli Azerbaycan (Irak’­ta Kerkük-Erbil toprakları da) eski Türk yurdudur. Hiçbir  zaman, hiçbir tarihi olay bu yerlerden  Türkleri uzak tutamaz.  Bugün nasılsa beş bin yıl öncede aynı şekilde olmuştur. (kü­çük değişimler ve göçler fonunda)  Fakat, Anadolu topraklarında ise durum ve tarihi “kader” başka türlüdür. Anadolu da eski Türk yurdudur. Fakat zaman zaman Bizanslar çoğunluk  oluş­turmaktadır. Anadolu  Selçuklular zamanında, özellikle, Ertuğrul oğlu Osman’ın zamanında ye­ni­den asıl Türk yurduna dönüştü.  Sizde bir “Kuruluş” dizisi var-18 bölümlük. Ben onu 1991 yılın­da sanatoryumda olarken seyretmiştim. Padişah Osman ölüm yatağındayken,  oğlu yanına gelir ve onun dileğini sorar. Padişah Osman Bursa’da  toprağa verilmesini ister. Bir süre sonra  sa­vaş başlar ve oğlu Bursa’nın alındığı haberi ile geri döner. İşte, Anadolu  böyle adım adım alındı ve tarihi Türk yurdu yeniden kuruldu. Bunun için de ustamız A.Demirçizade Azerbaycan Oğuzlarının Selçuk Oğuzları olmadığını, “Kitabi-Dede-Korkut”un da Selçuk Oğuzlarının değil de, yerli eski Azerbaycan Oğuzlarının eseri olduğunu defalarca hatırlatır dururdu. Dahası, o, Azerbaycan dilinin  Selçukların dili norm halini almadığı XIV yüzyıla kadar onlara hizmet etti­ğini de eklerdi. Bizim bazı bilimadamlarıysa XVIII yüzyıla kadar Azerbaycan ve genellikle, Türk dillerinin olmadığını ve dil gibi farklılık kazanmadığını ispat etmeğe  çalışıyorlar.  
Ahmet bey, görüyor musunuz işimiz ne kadar zor ? 
Kitabınızın ikinci bölümü “Sümerce-Türkçe ilişkisi” adını taşımaktadır. Osman Nedim Tu­na’­ya dayanarak Sümer ve Türk dillerine ait çok sayıda ortak kelimeleri örnek olarak­sıra­la­mışsınız. Verdiğiniz bilgiye göre, Tuna Sümer yazıtlarında Türk dillerine ait 168 kelimeyi tespit etmiş. Bizde de bu konu ile ilgili böyle yazılar yazmaktadır. O da bilinen bir fikir ki, böyle ke­limelerin olması ya köken bağlılığından, ya da ilişki sonucunda bir dilin  diğerinden kelime almasından doğan bir olaydır.  Sizin yazınızdan da anlaşılan o ki, Tuna Sümer dilindeki böyle kelimeleri yabancı-alınma gibi kabul ediyor. Bu alanın ilk araştırmacısı gibi Oljas Süleymenov da, bizim dilbilimciler de aynı fikri paylaşmaktadırlar. Zaten araştırmanın başarısı da Sümer di­linde Türk sözlerinin varlığının ispat edilmesindedir. Sözkonusu deliller de Sümerlerle aynı za­manda bir Türk halkının varlığını gösteren en iyi örnek. Böylece Türklerin tarihi en azından 550 yıl daha eskilere varmaktadır. Bu bile kendi kendiliyinde Türklerin Sayan-Altay topraklarına  Ön Asya’dan gittiğini göstermektedir. Fakat ben bu ilişkiye de karşıyım.

Ben de Sümer dilinin yalnız sözvarlığını değil, aynı zamanda sesbilimini, biçimbilimini ve sözdizimini de belgeler, olgular esasında incelemiş bulunuyorum.bu konu ile ilgili araştırma yapanlardan biri olan İ.M.Dyakonov Sümer dilinde önek olduğunu belirtir. Ben de sözkonusu ek­leri inceledim. Aslında onların hiçbiri önek değil, birer çekim eki ve ya bağlaçtır. Örneğin, Dyakonov  fiilden önce  “ne”önekinin kullanıldığını ve olumsuzluk bildirdiğini yazar. Bu bizim dilimizde şimdi  de kullandığımız  “ne” bağlacıdır: Ne görür, ne duyar.(bak: 3;112-126) Bunun nesi önek? İsterseniz, önek olduğunu da farzedelim. Ama diller kök dilden ayrıldığında kök  dilin tüm özelliklerini hemen ani olarak kaybetmez.  Bizim tipoloji bakımdan farklı diller gibi bildiyimiz dil ailelerinde de o kadar ortak özelliklere rastlayabiliriz. Örneğin, bizim dilimizde  tam­layan tamlanandan önce kullanıldığı halde, Fars dilinde tam tersi  yapılır: perişan zülf - zülfi-perişan. Ama bizde tamlayanın tamlanandan sonra kullanıldığını iddia edemeyiz. Şah İsmayıl- İsmayıl şah, Hanım Emine- Emine hanım, Doktor Hamit-Hamit doktor. Bu örnekleri istediğimiz kadar artırabiliriz. O önekleri  Hint-Avrupalılar Sümer dilinin Türk dili olmadığını kanıtlamak için uydurmuşlar. 5000 yıldan artık  bir zaman geçti. Fakat, Sümer dilindeki tüm çekim ekleri kü­çük sesbilimsel  farklılıklarla  modern Türk dillerinde kalmış bulunmaktadır. “Gim” (ki­mi/­gibi) sontakısı- hiç sontakıyı da başka bir dilden almak mümkün mü? Onun günümüzde kul­lanılan “Gimi” şekli de her şeyi açıklar. Fakat bu halk kimlerinse ataları olmalı. Günümüzde kimlerse o halkın evlatları olmalı. Hint-Avrupalılar onların kendilerinin ataları olmadığını itiraf ediyorlar. Bizlerse bu kadar Sümer –Türk benzerliği, yakınlığı olmasına  rağmen gerçekleri kabullenmekten korkuyoruz. Kendileri Sümerlerin m.ö.6. binyılın ortalarında Azerbaycan’dan-Zagros topraklarından Mezopotomya’ya indiklerini yazıyor. Sonralar da Akkadlarla karşı karşıya geldikleri için bir çoğu yeniden  kendi yurtlarına dönmüş. Yakın zamanlarda bizde bu konuda  doktora tez  hazırlayan Rahman Purekber Hayavi de tezinde güney Azerbaycan arazisinde  Sümerlere ait çok sayda anıtlar, özellikler olduğunu kanıtlar.
Avrupalı bilgiler anlamak istemiyorlar ki, Türkler dünyanın ilk ve eski halklarından olmasaydılar Yer yüzünün ekvator boyu en güzel topraklarına sahip olamazlardı. Etrüsklerin de Türk olduğunu görmek istemezler. Zaten Moğolların, Japonların, Korelilerin Türklerden tecrit  edildiğini de tartışmalı şekilde itiraf ediyorlar. 
Kitabınızın “Eski kültürler ve Türkler” bölümünde eski Doğu  medeniyetlerinin oluşumunda Türklerin  rolünü araştırmışsınız.  “Bozkır kültürü”  konusunda, dahası, hayvanların, özellikle atların  ilk defa ehlîleştirilmesinde, demirin işlenmesinde bozkır Türklerinin( Tereke­melerin) rolünü geniş incelemiş bulunmanız dikkat çekici. O.Menghin’in fikirlerine dayanarak yazıyorsunuz: “Menghin  de “atı ehlîleştirilmesi ve umumiyetle  hayvan yetiştirmek gibi me­de­niyet tarihindeki çok mühim bir safhanın Türklerin ataları  ile yakından ilgili” olduğunu belirtir. Ona göre “Türk  kültürünün daünya tarihinde iki bakımdan kesin tesiri olmuştur. Bunlardan  biri, hayvan  besleyiciliği  geliştirmek  ve yaymak suretiyle ekonomik; öteki, yüksek teşkilâtçılık yolu ile  sosyaldir.”
Bunlar değerli sözler. Demek ki, Batı’nın  kendisi de insanlığın hem ekonomik, hem de sos­yal gelişiminde en önemli rolü Türklerin üstlenmiş olduğunu onaylıyor.  Onalr zaten her zaman böyle: önce mecburen hakikati, gerçeği  itiraf eder, sonra da oyunbazlık  yapmaya başlarlar. Zaten Sümerlerin de Türk olduğunu ilk önce onlar itiraf etmişler.
  Sakalarla ilgili verdiyiniz bilgi de (IV bölüm) tarihi gerçeklere uygun  7 çeşitli  çevirmenle konuşan Sakalar çeşitli kavimlerden oluşurmuş. Bazıları, özellikle çar İskitleri (Bak:5) ismini taşıyanlar, Azerbaycan  topraklarında çarlık kuran (m.ö.653-625) Türklerden oluşmuş. Burada en dikkat çeken ise “Firdevsi “Şahname”sinde “Med ve Perslerle Sakaların mücadilelerini İran­lılarla Turanlıların mücadelesi olarak anlatılır” kelimeleridir. Buradan anlaşılan o ki, Medlerle (Midiyalılar) Persler birleşmiş (ve ya belki de bir halk olmuş) ve Sakalara karşı mücadele etmişler. Midiya (Medeya/Medya) devleti ile ilgili Asur kaynaklarında m.ö.834 yılında  bilgi verilmektedir. Farslar ise İran yaylasına 8.yüzyılın ortalarında gelmişler. Medeya/Medya aslında ilk kurulduğunda bir Fars devleti değildi. Bizim dilbilim ve tarih uzmanları Medeya/­Me­dyalılarınTürk olmaları konusunda hemfikir. (akademik “Tarih” birer istisna) Farslar 550 yılında ihanet yolu ile Medeya’da hakimiyeti (Harpak’ın ihaneti) ele geçirmişler. Meşhur “Astiages ef­sanesi” de bununla ilgilidir. Doğru, Saka liderleri Kiaksar tarafından aldatılarak öldürtülmüş. Fa­kat, Bu Sakaların ve Medeyalıların ayrı dillerde konuştuğu anlamına gelmez. Nasıl olsa, onlar akraba kavimlerdi ve birlikte güç kazanarak Azerbaycan’da Medeya-Saka devleti kurmuşlar. Onun için de bu süreçte Turan adı altında Medeya-Saka  hakimiyeti bir bütün  gibi kabul edilmektedir. M.ö.550 yılında Medeya düşer ve Fars  Ahamenişler devletine birleşir. (2; 122)
Sakalar aslında güney Kafkasya ve Anadolu’da tam olarak sonradan gelme sayılmazlar. Herodot onların bir kısmının Kimmerleri kovalama sırasında bu yerlere geldiyini yazmaktadır. Fakat, Sakalar Ön Asya'nın, Azerbaycan'ın ve Batı Anadolu'nun en eski kavimleridir. Sizin tâbi­rinizle desek, onların ataları Kassitler olmuşlar. Azerbaycanda Kassit medeniyyetinin çok eski­lere dayanan (bazılarına göre, hatta 10000 yıllık) tarihi vardır. Sakalar Kassitlerin (Kasların) sonrakı nesilleridir. Kas ve Sak kelimeleri de yalnız ses yer değişimi ile seçilmektedir. Sizin topraklardakı Truva’nın karşısından geçen büyük nehrin zamanında 2 ismi olmuştur: denize ka­vuşan yerde Ksanf, başladığı yerde Skamandr.

Bu kelimelerde Kas (KSanf)ve Sak (Skamandır) kelimelerini bulmak mümkün Ham­bros’un destanında Skamandr bozkırı, Skamandr vadisi, Skamandr kahini gibi ifadeler Sa­kalara ait. Homeros yazıyor:
         Hefestle de düşman oldu bol dalgalı derin bir nehir.
Ki, Tanrılar Ksanfdiyor ona, insan-Skamandr(6,300)
Bu Homeros`un m.ö.1250 yılı olaylarını anlatırken  çok eskilere dayanan Ksanf kelime­sinin anlamını bilmediğini  gösteriyor.  Işte bu nedenle  onu  Tanrılara, Skamandr`ı ise onunla aynı  çağda yaşayan Saka`ların ismile bağlı olduğu için insanlara  bağlıyor. (Konu ile ilgili Homeros`un destanları ve “Kitabı-Dede-Korkut”  makalemize bakabilirsiniz.7; 321-352) Bu aynı zamanda Saka`nın  Yaka(kıyı, kenar) kelimesinin İran dillerinden  alınan şekli almadığını göstermektedir. Farslar kelimeyi olduğu gibi de kullanabilirlerdi.
Bu yerde Massagetlerin Hazar`ın doğusunda aranması (tarih kitaplarında böyle fikirler mevcut) doğru değil. Massagetler-baş Sakalar ve onların lideri  Tomiris Azerbaycan Saka­la­rındandır. Size göre ise Alp er Tunga Saka   hükümdarı Midias`dır.
Bizim kaynaklarımızda ise  Alp er Tunga `nın son Medya kralı  Astiages olması ile ilgili  önemli ve esaslı fikir hakim. (Bak: 8) Alp er Tunga`nın  şerefine ağıtlar XI yüzyılda yazıya alın­sa da, aslında  1500-2000 yıl daha önce söylendiği, eski dil olguları olduğu kabul edilmek­tedir. (9; 172)
Hunların tarihine de eserinizde geniş yer ayırmışsınız. M.ö.1700 yılından belli olan Hun­ların tarihini ilginç belge ve delillerle izlemişsiniz. Hunlarla Çinlilerin uzun süreli mücadeleleri de kitapta  güzelce yansıtılmış. Hunların kökeni  konusunda  üç fikre  yer vermiş bulunmanız eserin geniş araştırmaların sonucu olduğunu göstermektedir. Çoğu uzmanlar onları Türk-Moğol kökenli sayıyor, bazıları ise daha ileri giderek onların ne Türk, ne de Moğol kökenli  olduklarını iddia ediyorlar. Sonuncu oldukça anlamsız bir fikir bizce. Çoğunluk onların Türk olmasını iddia etse de, biz A.Gaben gibi Hunların Türk ve Moğollardan ibaret olduğu kanaatindeyiz.  Bu arada sözkonusu bölümde Asya Türklerinin yadigarı Oğuz Kağan destanı ve Mete`nin (Mao Tu`nun) devlet  politikası konusunda  yazdıklarınız da ilgi ile okunmaktadır. 
Sonrakı bölümlerde Türklerin Türküstan, Afganistan ve Hindistan  topraklarına yayılması, Avrupa Hunları ve Atilla`nın faaliyeti konusu ele alınmış.
  Kitabınızın büyük bir bölümünü (s.79-197) Göktürk Kağanlığının/Hakanlığının tarihi ve dili konusuna ayırmışsınız. Türklerin bu büyük tarihi konusunda çok güzel ve kapsamlı bilgi  vermeniz de dikkat çekici. Kağanlar, anıtlar ve onların dili konusunda bir kitap kadar bilgi almak mümkün.  Ben de tüm bunları açıklamaya, incelemeye kalkışsam kitabın büyük bir bölümünü bu­raya yazmam gerekecek. Fakat bu yerde beni ilgilendiren önemli bir konuyu sizinle paylaşmak isterim.
  Bizlerde  bu devrin Türk tarihi konusunda Lev Gumilev`in “Eski Türkler” kitabı oldukça meşhur. Lev Gumilev  Kağanlık devrinin  tarihini ayrı ayrı evrelerle genişçe incelemişti. Fakat eserinde dil konuları, metin incelemesi ve açıklamasına sizin kitabınızdakı gibi geniş yer vermemiş, tarihi-toplusal tarihi araştırmıştı. L.Gumilev Çin kaynaklarını da kullanmış, dişi kurt efsanesini Aşinalılarla ilişkilendirmişti.
  Siz de bu efsanenin tarihinin  milattan önceye gittiğini, fakat bazı tarihçilerinin 500 evden ibaret Aşina ailesine bağlandığını söylüyorsunuz.
Çin`in kuzeyinde yerleşen Şensi vilayetinin batısındakı Hesi`de yerleşen Aşina ailesi Taba`ların (Çinlilerin) işgalleri  sırasında  nların idaresi altına girmemiş, Altaylara göç  etmişler. Orada ise Juan-juanlar`a sığınmış ve demir üretimi ile uğraşmışlar.  Siz de  böyle yazıyorsunuz, biz de böyle biliyoruz. Çünkü, bunlar tarihi gerçeklerin ta kendisi. Sonrası da zaten belli: Aşina yeniden kuvvetlenmiş, Bumın ve İstemi  devrinde  Juan-juanların  hakimiyetine son koymuştur. Zaman geçtikce de büyüyerek imparatorluk şeklini aldılar. Bunlar herkese belli. 
  Beni en çok ilgilendiren  sizin kelimelere verdiğiniz açıklamalar oldu: “Göktürk anıtla­rın­da Bumın olarak geçen kurucu kağanın adı Çin kaynaklarında Tumen şeklindedir. Bu büyük ihtimalle Türkçe Tuman (duman) kelimesidir. Tuman Kağan`ın oğlu Mukan/Muhan ise Türkçe Buka+n (Boğa)  olmalıdır.(8) Burada benim dikkatimi çeken  Mukan kelimesinin Bukan (Bo­ğa) gibi açıklanmasıdır.

Biz bu kelimeyi- Mukan/Muhan (Gumilev`de Muğan) kelimesini sıradan  bir kelime-isim gibi değil de, çok önemli ve gerekli bir tarihi olayın izi gibi kabul ediyoruz. “Aşina  ve Azer­bay­can”adlı makalemizde (7; 295-313) bu konuyu  bir kadar geniş bir şekilde  incelemiş bulu­nu­yoruz. Araştırmalar sonunda 500 evlik Aşina ailesinin bağlı olduğu  kavimin zamanında (m.ö.bi­rinci binyılın sonlarında, ya da m.s. ilk yüzyıllarda) Azerbaycan`dan Hesi`ye gittiği anlaşılıyor. Bunlar Hesi`de de, Altay`da da  “mülteci”, “göçebe”  gibi yaşamışlar.  Altay`da “Türk denizinde bir damla” sayılan  bu kavim gittikce  artmış ve güç toplamıştır. Bunlar da herkese açık. Onların Ha­zar`ın batısından-Azerbaycan topraklarından göçtüğünü  kanıtlayan bir çok ciddi kanıtlar var. Bu kanıtları kısaca anlatmak isterim. (sözkonusu makalede geniş açıklama verilmişti)
Sizin de söylediğiniz  gibi (s.770 m.s. 48 yılında Asya Hunları Batı ve  Doğu Hunlar ol­mak­la 2 gruba bölünmüşler. Gumilev ise 2 efsanede de Aşina ailesinin Hesi`den göçmesi ile il­gili hiçbir işaret olmadığını söylüyor. Bunun için de bunun  Aşinalılar tarafından  Altay`a muhaceret ettikten sonra yarandığını ihtimal ediyor. Fakat bu oldukça esassız bir fikir. Çünkü bu efsane daha eski tarihleri andırmaktadır. (Siz de daha eski olduğunu not etmişsiniz.) Zaten birinci efsanenin ilk cümlelerinden birine de  onların (Aşinalıların)  köken itibarile nereli oldukları ko­nusunda oldukça açık bir fikir sezilmektedir. Efsanede onlar “Batı ülkesinden batıda yerleşmiş Hunlar evinin nesli” gibi nitelendirilmiş. Buradakı “Batı ülkesi” ifadesi Batı Hunları anlamını taşımaktadır. “Batı ülkesinin batısı” ise Hazar`dan batıya doğru olan toprakları kapsar. Demek ki,  köken Azerbaycan topraklarına dayanıyor.(1)
Çinlilerin gücü ile Aşinalıların bırakıp  gittiği Hesi`nin o Hun hakimi Muğan han ismini taşıyor. Gumilev de “Aşina Hun knyazı Muğan`ın hakimiyetine bağlı idi.”- diye yazıyor. Aşi­na`yı da kapsayan bu knyazlığın hakimleri “Muğan” unvanı taşırdı. Bu knyazlıktan ayrıldıktan sonra  da Aşina hakimleri de aynı  unvanı almışlar. Demek ki, knyaz Muğan`ın  hakimi­yeti­n­altında birleşen  kavimler akraba kavimlerdir. Eğer Aşina kavimi  sözkonusu knyazlıkta diğer kavimlerle raslantı sonucunda birleşmişse, Aşina hakimleri Muğan/Mukan unvanını taşıyamazdı. Ya da tam tersi Hesi`nin Hun hakiminin  bu unvanı almaması gerekirdi.
Aşinalılar bu unvanı aralıksız olarak kabul etmişler. 552 yılında Bumın Kağan öldükten sonra yerine oğlu  Kara Issık han/ Kara Kağan geçti. O da çabuk vefat etti. Tahta Kara Ka­ğan`ın kardeşi (Bumın`ın küçük oğlu)  Guşu çıktı. Guşu Mukan han ünvanını kabul etti. Gu­milev eserinde bu hükümdardan bahs ederken, “Bu hanın aşağıdakı isimleri bellidir: yabani (vahşi) hayvan ismi-Tszuşu (yani,Guşu/Kuşu-Guş), nesil ismi- Sıgın(yani, torun, kardeş oğlu/ ye­ğen), lâkabı-Yandı (yani, galip), ünvanı- Muyuy, yaniMukan/Muğan. Biz  bilimsel kay­naklarda daha çok kullaılan sonuncu ismi tercih ediyoruz.”(10; 38)- diye açıklama vermek­tedir.
Aşinalıların eskiden  bağlı oldukları  knyazlık hakimleri de, Aşina hükümdarları da bu un­vanı taşımışlar. Muğan/Mukan  kelimesi nasıl ve nerede meydana çıkmış? Bu konuda da dü­şünmek gerek.(2)
  Yukarıdaki yazıda L.Gumilev yandı kelimesinin anlamını “galip” gibi vermiş. Doğru değil. Bu kelimenin Ön Asya`da büyük tarihi vardır. Bu kelime m.ö.  III binyılda Sumerlerin kul­landığı ensi (kahin-hükümdar) ve bu kelimenin bir sesbilimsel şekli  gibi Mannalıların kullandığı yanzı ile aynı kökdendir.(11;72-76;2;61) Örneğin, Manna`dakı bir il hakiminin ismi de Yanzı-Buriaş olmuş. (m.ö.843) Z~d geçiti ile Aşinalılarda bu kelime yandı şeklini almış ve hakim, hükümdar anlamını taşımaktadır.
Aşina  hükümdarlarının isimlerinde Baga kelimesine de rastlıyoruz: İligyuylu Şe Mokhe Şabolo-İl Külüg-şad Baga İşbara isminiGumilev “Ülkenin şerefli şadı, ilahi küdretli hanı” şeklinde açıklamıştı.
Bag- eski Azerbaycan kavimlerinin dilinde çok kullanılan Tanrı ismidir. Gumilev de “ilahi kudretli”  derken anlamı doğru kavramış.Çünkü sozkonusu ifade Bagakelimesinin açıklama­sı­dır. Mada`nın –Medeya`nın batısında olan Musasir  hakimlerindenBagmaştu, Bagbartu isim­lerini hatırlayalım.(3; 266)  Azerbaycan`da Bağastanisimli tarihi vilayet olmuştur ve Make­don­yalı İskender`in  de oraya gittiği malumdur.(4)

Aşinalılar irkenkelimesini kullanmışlar. Bu kelime “erkeklerin toplantısı” anlamını taşıyan eski  ali şuranın ismidir. Sümerce`deki aynı anlama gelen ugkenkelimesindendir. (ugu/ug- nesil, aile anlamındadır, ken-gen ise geneşmek (bir konu hakkında birinin düşüncesini öğrenmek için onunla konuşmak) kelimesi ile ilgilidir.)(5)
  Orhun yazıtlarında sema inancı-Tengri esasdır. Tengri ismi  Ön Asya`da en az m.ö.2000 yıl önceden biliniyor. M.ö. 1700 yılına ait 2 Sümer  elegiyasında dingir kelimesi bir kaç defa kul­lanılmış: 98.dingir-kur-ke, sud(=KAXSU)-de mu-ra [ ah(?)-(7)]-Bogi zagrobnogo mira bu­det[proiznosit(7)] molitvı za tebe [Kramer 18,G.Kaz.Dil.t.446] (6)
Gumilev yerli Türklerle  sonradan gelenleri –Aşinalıları giyimine göre de ayırmıştı. Yazar mezarüstü anıtları- balbalları inceleyerek aşağıdaki sonuca varmış: “Burada en önemli etnografik nitelik- baş giyimi  yansıtılmıştı. Bozkırlarda yaşayanlar  sivri uçluAltaylılar ise yassı, yuvarlak başlık kullanıyor.”(10;307). Bozkırlarda  yaşayan Aşinalılar-göçebelerdir.  Tarihçi dürüstçe yaptığı incelemeler sonucunda bulmuş ki, “bizim  öğrendiğimiz  486 balbaldan 329`u sivri uçlu, 157`i yassıbaşlı.” M.ö.I binyılın başlangıcında (VII Yüzyıl) Azerbaycan topraklarındaki göçebeSakaların bir kısmı sivri uçlu Sakalar diye biliniyor: Mingeçevir`de bulunan  yüzük mühürlerin üzerindeki tasvirler de toprak mezarlarda uyuyanların  Saka-İskit  olduğunu kanıtlıyor. Yüzük-Mühürlerin  birinde sivri uşlu başlık giyen ve üzerinde geleneksel Saka giyimi  olan Saka-Tig­rahauda (tigrah-dik, sivri olan-G.K.) tasvir edilmişti.”(12.213-214.) Bu delil de göçebelerin Orta Asya`ya en azından m.ö. I binyılın sonlarında gittiğini onaylıyor.(7)
Kısaca anlattığımız bu faktörlere dayanarak Aşinalıların  Ön Asya migrantları olduğunu söyleyebiliriz.  Bu aynı zamanda Orta Asya`daki tüm Türklerin Ön Asya migrantları olduğunu da göstermektedir.. Aşinalıların Muğan/Mukan unvanı da onların  hangi topraklardan göçüp gittiklerini açıklayan bir kanıt. Muğan - güneyli-kuzeyli Azerbaycan`nın büyük bir parçasıdır. Bu yerin migrantları da yeni topraklarda kendi  yurtlarını unutmamış, ismini korumuşlar. Bunun için  de bu kelimeyi Boğa şeklinde açıklamaya gerek yok. Muğan/Mukan Azerbaycan`ın  en eski ve en kudretli kavmi olan Mağların yurdudur. Aşinalıların  Muğan/Mukan unvanı tesadüf değil.
Burada  bu konu ile ilgili çok önemli bir diğer delil daha: Turukki kelimesi.
Azerbaycan Topraklarında ismi ilk defa m.ö. 24. yüzyılda Asur kaynaklarında geçen güçlü Turukkikavmi yaşamıştır. Turukkiler (çift kseslerinden biri Asur elementi sayılmaktadır.) çok cesur bir kavim olmuşlar. Hatta uzun süre Asur devletini bile korku altında bırakmışlar. Bu kelime Sumer-Akkad yazılarında da defalarca hatırlanmış. Tarihçiler Turukki kelimesinde Türk kelimesinin ilk şeklini görüyorlar: “Turukki adı “Türk” isminin ilk şekli olmuş.” Ve ya “Bununla ilgili (Altay kelimesinin açıklaması ile-G.K.)  Turukku, yahut Turuk isminin kökeni belli oluyor.  Sözkonusu  isim  “Türk” kavim isminin  ilk şekli olmuştur. Genelde “Türk” isminin  eski şeklini “Tu­ruk, Turuku”  gibi kabullenmiş bulunmaktadır. Ilk Orta çağ yabancı dilli kaynaklarında “Türk” ismi  ile beraber “Turukka” (Hint kaynakları), “Ttrruki”( Hoten metinleri), drug/drugu (Ti­bet kaynakları) varyantları kullanılmış. M.ö.2.binyılda Akkad çivi yazılarında sözkonusu halk isminin ilk “Turukki/Turuki şekli korunmuştu.”(2;78,115) Demek ki, “göçebeler” Hesi`ye, sonra da Altay`a  Türk ismini Azerbaycan`dan  götürmüşler.(8)
Tam diğer Türk halklarından farklı olarak  yalnız  Azerbaycan insanı geçen binyıllar sü­recinde “Türk” ismini  korumayı başarmış, Azerbaycan dili “Türk dili” gibi bilinmiştir. Hatta, Or­ta Asya`ya  göç eden, orada büyük devlet kurarak onu “Türk” adı ile tanıtan halklar da  bu adı ko­ruyamamış. Fakat, Azerbaycan insanı XX yüzyılın başlangıcında Atatürk`ün Türk Cum­huriyeti kurarak Osmanlı dilini Türk dili ilan edene kadar “Türk” ismini yaşatmayı becermiş.
Göktürklerin hakimiyeti, Doğu Göktürklerde 52 (630-682), Batı Göktürklerde 31 yıllık (659-690)  tutsaklık (fetret) zamanı, bağımsızlık yılları, II hakimiyet dönemi (tarih, yazıtlar, anıtlar ve dil konuları) ve onlardan kalan anıtlar Uygur, Yenisey yazıtları, Moğolistan, Kır­gızistan, Dağlık Altay, Türküstan, Kuzey Kafkasya, Kırım, Balkan, Macaristan`da bulunan yazıtlar... Tüm bunları incelemek için o kadar büyük sabır sahibi olmak gerekir ki... Göktürk yazıtlarının bulunması, çözülmesi, okunması, araştırılması tarihi gibi geniş kapsamlı kaynakların bulunduğu  alanda çalışmak da oldukça  zor. Göktürk yazısı ve alfabesinin kökeni, Gök­türk­çe`nin  sesbilimsel, grammatikal özellikleri, yapım ekleri, kelime öbekleri ve onlarla ilgili kate­goriler (çekim, nitelik, iyelik, zaman ve s.) dahası, söz varlığını oluşturan kelimeler ve onların anlamları gibi dilbilimsel nitelikli  bilgileri genişçe araştırmak yıllarca yorulmak ve sabır sarf­etmek isteyen bir şey. Bu oldukça zahmetli bir iş, Ahmet bey! Ama tüm bunlar kitabı sizin ömür kitabınıza  dönüştürmüş.
Ogur ve Bulgar Türkleri ve onların dil özellikleri konusunda  da çok ilgi çeken  bilgilere yer vermişsiniz. Bu konuda bizim kaynaklarda bilgiler yok denecek kadar az.  Tuna (Don), ve İdil (Volga) Türklerinden kalan metinler hakkında da  kitabınızdan iyi bilgi alabildim.

Eserinizin önemli bir bölümündeyse “Uygur Türkleri”  konusuna değinmişsiniz. Uygur Türklerinin tarihi Orhun-Uygur  Hakanlığı (Kağanlığı), Kansu Uygur devleti, Uygur metinleri (Maniheyist, Budist, Hristiyan ve Müslüman metinleri) ve onların dil özellikleri,”Falname”(fal kitabı), Budist nazım  ve mensur eserleri, Uygur metinlerinin bulunması ve incelenmesi tarihi, Uygur Türkçesinin dil özellikleri - ses yapısı, kelime üretimi, söz varlığı... tek kelimeyle Uygur­larla ilgili her şey  mercek altına almanız dikkate değer. Karahanlılar devri “Kutadgu bilig”, “Divanü-luğat-it-Türk”, “Atabetül-hakaik”, Kuran`ın çevirileri, “Divani-hikmet”, Karahaniler dev­ri edebiyatının bulunması ve basım tarihi, Karahanlı Türkçesinin ses, kelime, biçimbilimsel özellikler konusunda yazdıklarınız da (s.289-358) bir ömrün meyvasıdır. Bunları içeren 11. ve 12. bölümler ve “Kuzey-doğu ve Batı Türkçelerini hazırlayan tarihi zemin”ile ilgili ayırdığınız özel bölüm de çok değerli bilgi kaynağıdır.
Kitabın 14. bölümünde Kuzey-doğu, yani, Harezm-Kıpçak Türkçesini ve bu Türkçeye ait eserleri incelemişsiniz. Burada “Mukaddimetü`l-Edeb” konusunda yazdığınız bilgiler bende büyük merak uyandırdı. Zemahşari`ye ait  edilen bu eser bilindiği gibi Arapçayı öğrenmek için yazılmış bir kitaptır. Eserin Harezmşahlardan Sultan Atsız`a  ithaf edildiyini ve 1128-1144 yılları arasında yazıldığını hatırlatarak  yazıyorsunuz ki, “Mukaddimetü`l- edeb” aslında Arapçayı   öğ­ret­mek üzere yazılmış kelime ve kısa cümlelerden ibaret bir eserdir. Arapça kelime ve ifadelerin altında Harezm Türkçesi, Farsça, Harezmce (bir İran dili), Moğolca,  Çağatayca, Osmanlıca gibi dillerde anlamları yazılmıştır.”(s.373). Harezmce, Farsça, Moğolca,  yine bir İran lehçesi ile Ça­ğataycayı anladık. XII yüzyılın I yarısında osmanlıca anlam meselesi garip biraz. Bir de, Osmanlıca ile Harezm dilleri arasındakı bu kadar  büyük Azerbaycan gözükmüyor. En kötü­süy­se, bizim bilim araştırmacılarımız bu eseri incelememişler. Azerbaycan dili XIV yüzyılın orta­larına kadar etraf bölgelerde hakim olmasına rağmen, Zemahşari`nin Azerbaycan`dan geçip de Arap kelimelerinin Osmanlıca karşılığını vermesi benim için karanlık  kaldı. Bu eser dikkatle öğrenilmeli.
  Eserinizin bu yerinde “Codex Cumanicus” da dahil olmakla  yirmiye yakın kaynak ve o kaynakların dil özellikleri  konusunda bilgi almak mümkün. Çağatayca`nın dil özelliklerinin açık­lanması eserinizde geniş yer  almaktadır.
Kitabınızın son-15. bölümünde Batı Türkçesine yer ayırmışsınız. Bölümün ilk cümlesinde yazıyorsunuz: “Batı Türkçesi  11. yüzyıl ile 21. yüzyıl arasında kuzey ve güney Azerbaycan, ku­zey Irak ve kuzey Suriye, Anadolu, Kıbrıs, Ege adaları, Balkanlar, Kırım Hanlığı ve kuzey Af­rika`da kullanılan dildir.(s.433)  Devamında  ise “Önceleri konuşma dili olarak kullanılan  Oğuz ağzı XIII  yüzyılda Azerbaycan ve Anadolu`da yazı dili haline gelmiştir. Batı Türkçesi  yazı dili 13. yüzyıldan 15.yüzyıl sonlarınadek Azerbaycan, Anadolu, Irak, Suriye ve Balkanlarda tek yazı dili olarak kullanıldı. Bu döneme araştırmacılar çeşitli adlar vermektedirler... Biz... Eski Oğuz Türkçesi terimini teklif ediyoruz. Oğuz Türkçesinin yazı dili olmadan  önceki  dönemine de Ana Oğuz Türkçesi demek yerinde olacaktır.”(s.433),– diye anlatıyorsunuz. “Eski Oğuz  Türkçesi, Azerbaycan ve Anadolu`nun (14.yüzyılın ortalarından aynı zamanda Balkanların) ortak  yazı dili idi.  Ancak 13, 14 ve nispeten 15. yüzyıllardaki Batı Türk yazı dili oturmuş bir yazı dili değil­di... Eski Oğuz Türkçesini Azerbaycan yazı diliyle Osmanlı yazı dilinin ortak ortak atası kabul ediyoruz.”(s.434) “Eski Oğuz Türkçesi 16.yüzyıl başında Safevi Devletinin kuruluşuyla Azer­baycan ve Osmanlı  yazı dilleri ayrıldı. Batı Türkçesi, aralarındaki çok küçük farklılıklarla 16. yüz­yıldan bugüne  iki  yazı dili hâlinde ulaştı.”(s.434)
Böylelikle, sonuç olarak söylüyorsunuz ki, Batı Türkçesi 11-12. yüzyıllar arasında Azer­baycan`da (güneyli-kuzeyli), Irak`ta, Suriye`de, Anadolu`da, Kıbris`ta, Kırım`da Balkanlar`da, Ege adalarında ve Kuzey Afrika`da kullanılan dildir. (bir az sonra da listeye doğru olarak Gagavuzları da eklemişsiniz.) Bu arazilerin hiçbirini bir birinden  ayırmıyorsunuz. Demek ki, bunların hepsinde Türk`ün  meydana çıkması XI yüzyılda Selçukların bu yerlere doğru hareket etmesile bağlıdır. Bundan- bu devirden önce bu topraklarda Türk anlayışı yokmuş. Bazı bilginler de böyle düşünmüş. Diyorsunuz ki,   XV yüzyılın sonlarına kadar bunların hepsi neredeyse aynı dilde konuşmuşlar.  Hepsinin dilini de genel olarak Eski Oğuz Türkçesi adlandırmak mümkün,- diye devam ediyorsunuz. Eski Oğuz  Türkçesinden önceki devri Ana Oğuz Türkçesi devri (11-12. yüzyıllar) gibi kabul ediyorsunuz. Osmanlı ve Azerbaycan dilleri arasındakı fark ise Sefeviler  devrinden  başlanmıştır. Ama 14. yüzyıldakı Gazi Burhaneddin dili ile Erzurumlu Da­ri­ri`nin dilinde Azerbaycan ve Osmanlı dilinin başlangıcına ait elementler  olduğunu itiraf edi­yorsunuz. Ve nihayet Eski Oğuz dilini “Azerbaycan yazı dili ile Osmanlı yazı dilinin ortak atası” sayıyorsunuz.

Ahmet  bey! Bizim tarihçi ve dilbilimcilerimizin  büyük bir kısmı da  daima böyle dü­şünmüş ve böyle yazmışlar. Fakat  şimdi bu gibi fikirler artık bizde eskilmiş, tarihe karışmış bu­lunuyor. Önceden  söylediğim gibi Azerbaycan Türkçesi ile Anadolu Türkçesinin tarihi  kaderi tamamile farklı. Azerbaycan çok eskiden Türk ülkesidir. Anadolu da çok eski zamanlarda Türk yurdu olmuş.  Afkat Azerbaycan`da olduğu gibi Türkleri  sonuna kadar  koruyup sahiple­ne­me­miş. Gerçekten de, Anadolu Selçuklar tarafından Türkleşdirilmiş. Azerbaycan`da ise Selçukların  öyle bir önemli rolü olmamıştır.  İstiyorsanız, bizim asıl tarihçilerimizden bir-iki örnek vereyim. Azerbaycan Ulusal Bilimler Akademisinin aday üyesi Mahmut İsmayılov yazıyor: “V yüzyılın  son­ları, VI yüzyılın başlangıcında Azerbaycan`ın neredeyse her yerinde  dilleri bizim Azer­baycan dilinin köküne dayanan soylar  yaşıyorlardı...  Verdiğimiz çoksaylı belge ve fikirler ilk Or­ta Çağ`da İslam dininin bu yerlerde  yaygınlaşmasından önce, dahası, belki de çok daha ön­celer  Azerbaycan arazisi nüfusunun büyük çoğunluğunun Türk dilli olduğunu gösteriyor.”(13; 95-96) Diğer araştırmacı –eski Sümer –Türk adlarını büyük bir hazine gibi işleyen ve gün yüzüne çıkaran tarihçi, Prof. Dr. G.Geybullayev de aynı fikri paylaşmaktadır.: “Oğuzların kay­naklarda verilen 24 kavminden bazılarının (Avşar/Afşar, Bayandur, Beydili/Begdili, Kayı, Ba­yat, Eymur, Çepni, Halaç ve b.) adlarını yansıtan yer adlarına Azerbaycan`ın  her iki tarafında da rastlayabiliriz. Fakat onlar (Selçuk Oğuzları- G.K.) geldiğinde Azerbaycan halkı ve onun Türk dili zaten mevcuttu. Selçuk Oğuzları Azerbaycan halkının  etnokökeninde önemli rol oyna­ma­mışlar. Bu rol onlardan önceki yerel Türk halklarına(etnos) ait.” (1;205)
Selçukların Azerbaycan`ı  Türkleştirmesi fikri bizde artık kendi önemini tamamen kay­bet­miş bulunuyor. Fakat Sümer-Türk paralelliği ile ilgili tartışma hâlâ devam etmektedir. Y.B.Yusifov m.ö. 28. yüzyılın Aratta Azerbaycan devletinin ve Manna kurucularının Türk oldu­ğunu ortaya koymasıyla m.ö. Azerbaycan nüfusunun Türk kavimlerinden oluştuğu konusundaki tartışmalara son verildi. Fakat, demin söylediğim gibi, Sümer-Türk paralelliği tartışmalı olarak kalmaktadır. Yazıyorsunuz ki, “Batı Türkçesi  yazı dili 13. yüzyıldan 15. yüzyıl sonlarına dek Azerbaycan, Anadolu, Irak, Suriye ve Balkanlarda tek yazı dili olarak kullanıldı.”(s.433)  Bu, Ba­tı Türk dili değil, Azerbaycan dilidir ve Osmanlı dili tam oluşana kadar onlara da hizmet etmiştir. Çünkü, Selçuklar geldiğinde Azerbaycan Türk dili artık mevcuttu. “Dede Korkut” Azer­baycan dilinin 6.-8. yüzyıllara ait sözlü edebiyat örneği sayılmaktadır. Bu yerde sizin de bazen “Dede Korkut”un dilini sonrakı yüzyıllara bağladığınızı hatırlatmak isterim. Fakat artık bizim bazı bilimadamlarımız - T.Hacıyev, Ş.Cemşidov birbirilerinden habersiz “Dede Korkut”un 16. yüzyıl nüshasının 11. yüzyıl elyazmasından yazıldığını kanıtlamışlar. Ömrünü dil tarihine ada­mış Büyük hocamız A.Demirçizade de bu konu ile ilgili yorum yapmış bulunuyor: “Vahit Azerbaycan  dili bu kavim dillerinin bir kaçının, özellikle, Oğuz, Kıpçak kavim dillerinin teme­linde yaklaşık VII-X yüzyıllarda oluşmuş bir dildir.”14;15) Devamında bilgin açıklıyor ki, “Türk dilleri  ailesinin temel kaynakları ise m.ö. ve miladın ilk bin yıllık döneminde Hazar denizinin doğusunda, kuzeyinde, batısında, güneyinde, genellikle, Kafkasya`da yurt salmış Sak-Skif (Sa­ka-İskit), Gas- Gassit-Gaspi-Hazar, Sabir-Suvar, Hun-Gunn, Türk-Törek, Guz-Oğuz, Gıpçag-Gıfçag (Kıpçak) adları ile bilinen  kavim ve kabile dilleri olmuştur.”(14;48) “Azerbaycan tari­hinde son zamanlar yapılan araştırmalar sonucunda m.ö. Azerbaycan arazisinde Medeya ka­vimleri- Bus, Paratak, Strukhat, Arizant, Budi, Mağ ve Azerbaycan`ın kuzeyinde Alban ve ya Ağvan arazisinde 26 çeşitli dilde konuşan kavimlerle beraber Gas, Gassit, Hazar, Sak (Saka), Skif (İskit) isimli kavimlerin yaşadığı belli olmuştur. Miladın başlangıcında ise Hun, Sabir-Suvar, Oğuz, Gıpçag  adlı kavimler bu arazilerde yerleşmişler. Bunların hepsi de bilim dünya­sında bilindiği gibi, Türkdilli kavimlerdir.” (14;49) A.Demirçizade devam ederek “Oğuz, Gıpçag  kavimlerinin Kafkaslara  ve İran`a toplu şekilde gelmeleri ve bu topraklarda yüzyıllar boyunca yaşayan Türkdilli kavimlerle kaynayıp karışmaları V-VI yüzyıllarda vahit Azerbaycan dilinin  gelişimini hızlandırdı ve dahası süreci tamamlamış oldu.”(14;49-50)- diye olayı özetliyor. XI-XII yüzyılları  göz önünde  bulunduran müellif yazıyor: “Bu çağda hatta Derbent-Tehran-Bağdat ve Doğu Anadolu dairesinde genel olarak kullanılan dil, neredeyse  vahit Azerbaycan dili idi.” (14;73) “Böylece, Azerbaycan yazı dilinin sözlü-konuşma kolu yazılı dilden önce, yaklaşık VIII-X yüzyıllarda gelişmişti.”(14;75) Profesör, Hasanoğlu`nun (XIII yüzyıl) meşhur gazelini ince­leyerek, “... böyle akıcı, irtibatlı ve uyumlu bir şiir dilini ilk yazı dili örneği saymak doğru değil, da­hası imkansız”(14;88) olduğu  sonucuna varıyor. “Azerbaycan yazı dilinin (edebi dil) yazılı kolu bir bütün  halinde tam gelişmemiş olsaydı, çevreye böyle hızla nüfuz edemez, Ha­san­oğlu`nun şiirine de nazire yazılamazdı. Dahası tüm Azerbaycan`a, Anadolu ve Mısır`a kadar  top­raklarda Hasanoğlu şiiri böyle geniş etki gücüne sahip olmazdı. Fakat Azerbaycan yazı dili XIII yüzyılın  sonlarında ve XIV yüzyılda Doğu Anadolu`da yaşamış bir çok şair tarafından şiir dili  gibi kullanılmış bulunuyor. Dahası bu dilde yazıya alınan sözkonusu şiirler Osmanlı Türk yazı dili için ilk örnekleri  teşkil etmektedir.(14; 88-89) Köprülüzade de “aslında Selçuk-Osmanlı lehçesinin eski ve ilk şekli ile Azerbaycan lehçesi arasında hiçbir fark yok.” - diyerek, bu fikri destekler. “Dikkatle incelendiğinde bu dilin sözkonusu zamanda Anadolu`da kullanılan ve Türk ismi ile bilinen Azerbaycan  dili olduğu apaçık görünmektedir.”(14;89) 
Fakat tüm bunları bazı insanlara anlatmak kolay değil. Kör tuttuğunu bırakmadığı gibi, onlar da Azerbaycan ve Osmanlı dilinin daha dün ayrılmaya, farklılık kazanmaya başladığını id­dia ediyorlar. Fakat neden XIII yüzyıl şairlerinden Hasanoğlu`ya Osmanlı şairi, Yunus Emre`ye Azerbaycan şairi diyemediğimizi açıklayamıyorlar.

Tüm bu anlatılanlardan sonra Azerbaycan yazı dilinin kurucularının Selçuk Oğuzları olmadığını ve “Kitabı-Dede-Korkut”u Selçukluların getirmediğini yeniden söylemeye gerek duy­muyoruz. Bunlar Azerbaycan`ın yerli Oğuzlarına aittir ve bu Azerbaycan dili ile Osmanlı dili XVI yüzyıldan değil, ta başından  farklı dillerdir. Bu bakımdan sizin söylediğiniz  “Eski Oğuz Türkçesinin kullanıldığı coğrafi alan sadece Anadolu değildir. Kuzey ve Güney Azerbaycan ile Irak ve Suriye de eski Oğuz Türkçesinin kullanıldığı alanlardır” - fikri bizim dilin tarihini  tahrif etmektedir. Böyle düşünüldüğünde dilimizin objektif  tarihi 1000 yıllarla geri atılmış bulunuyor. Bu ulusal yazı dili için Nesimi dilinden de yüce yazı dili düşünülemez.
Evet, değerli Ahmet bey, işte durum böyle. Siz elinizdeki delillere, bilgi ve belgelere da­yanarak çok büyük bir kitap yazmışsınız.  Bu eser gerçekten de Türkoloji için  büyük ve çok de­ğerli bir eser. Fakat Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinin uzun  süre kapalı ve zayıf olması nedeniyle Azerbaycan dilinin tarihi konusunda gerçekleri yansıtan eserlere ulaşamadığınız belli. Bula­bildikleriniz ise Azerbaycan halkının ve dilinin tarihi konusunda zararlı  ve muhafazakar  fikir sa­hiplerinin yazılarıdır. Bizde artık bu tez tamamen iflas etmiş durumdadır. Hiç kimse kendi halkının gerçek tarihini basitleştirmek, 1000 yıl geriye götürmek istemez. Eski çağın (m.ö. ve m.s. binyıllın)  yadigârı (mirası) olan yer ve şahıs adları, etnonimler Azerbaycan topraklarında çok eski zamanlardan Türkün  üstün varlığının açık kanıtıdır. Yalnız onu göz önünde  bulun­dur­mak yeter ki, Orta Asya`da m.s. I binyıldan izlenilen Türk etnonimlerinin, halk, kavim adlarının hepsi m.ö. 3.-1. binyıllarda Azerbaycan`da mevcut olmuştur.  Bu bilgiler G.Geybullayev ve Y.Yu­sifov tarafından esaslı şekilde  araştırılmış ve gün yüzüne çıkarılmış bulunuyor.
Ben de anlatılan konuları biraz geniş yorumlamaya çalıştım. İtiraf etmek isterim ki, tüm bu inceleme zamanı sizin dil ve tarih uzmanlarınızla beraber, kendi bilimadamlarımızın da halkı­mı­zın geçmişini yeniden hatırlamalarının gerekli  olduğuna bir daha inandım. Büyük impa­rator­luklar kuran halkın tarihi de, dili de, edebiyatı da, devleti de eski ve büyük olur her zaman. Bun­ların doğru öğrenilmesinin, dürüstçe araştırılmasının hiç kimseye zararı yok.

Saygılarımla:
Prof.Dr. Gazanfer Kazımov

 

 

© 2001-2012. Bütün hüquqlar Prof. Qəzənfər Kazımova məxsusdur.